
Bir kıvılcım düşer önce, büyür yavaş yavaş
Bir bakarsın volkan olmuş, yanmışsın arkadaş
Dolduramaz boşluğunu ne ana ne gardaş
Bu en güzel, bu en sıcak duygudur arkadaş
Ortak olmak her sevince, her derde, kedere
Ve yürümek ömür boyu, beraberce, el ele
Olmasın hiç o ta içten gülen gözlerde yaş
Bir gün gelip, ayrılsak bile seninle arkadaş
(Yollarımız ayrılsa bile seninle arkadaş)
Evet arkadaş;kim olduğumu, ne olduğumu
Nerden gelip, nereye gittiğimi sen öğrettin bana
Elimden tutup, karanlıktan aydınlığa sen çıkardın
Bana yürümeyi öğrettin yeniden
El ele ve daima ileriye
Bir gün.
Bir gün birbirimizden ayrı düşsek bile
Biliyorum, hiçbir zaman ayrı değil yollarımız
Ve aynı yolda yürüdükçe
Gün gelir ellerimiz yine dostça birleşir
Ayrılsak bile kopamayız.
Güzel şarkıydı, filmi de güzeldi(zamanına göre)... En yakın arkadaşımla beraber izlemiştik, çocuktuk, bu şarkıyı beraber söylemiştik... 8-10 saatlik uyku dışında bütün zamanımızı birlikte geçirirdik... Kardeş gibiydik demeyeceğim, kardeşten öteydik(ya da biz öyle zannederdik)... Şimdi nerede, ne yapıyor bilmiyorum, eminim o da beni bilmiyor... Delikanlılıkta da sürdü arkadaşlığımız, sonra hayat yüklendi sırtımıza, iş, güç derken hafta da bir, ay da bir, bayramdan bayrama görüşmeler ve sonunda sessizce terkediş geçmişi... Ne bir acı, ne bir pişmanlık, ne de vicdan azabı... Dedim ya hayat sırtımıza yüklenmiş, hayat dediğim de iş, yani ekmek parası... Konu iş olunca her 80 sonrası insanı gibi unutmuşuz herşeyi...Arkadaşlarımızı iş arkadaşlarından seçip, muhabbetimizi iş muhabbetine çekmişiz... Sabahtan akşama boğazımızı sıkan işi, bir de rakı masasına meze etmişiz... Birilerinin işi bitmiş, gitmiş, yokluğunu bile hissetmemişiz... Bizim işimiz bittiğinde ise arkamıza bakmamışız... Gün gelip rahatladığımız da, hani işi biraz boşverip kendimize zaman ayıracak hale geldiğimizde ise iş dışında sudan çıkmış balığa döndüğümüzü görmüşüz... Neyse ki internet yetişmiş imdadımıza... Korkmuşuz önceleri...Kendimizi tanıtmaktan, kendimiz olmaktan korkmuşuz... Kaşarlandıkça üzerimize gelen deli cesareti olmasa hala bir rumuzdan ibaret olurmuşuz... Dostlar edinmişiz önce sanal(aslında bir çoğu sonra da sanal) sonra reel(!)...(Gerçek kelimesini bile kullanmaya korkar olmuşuz...) Cesaretimizi topladıkça kankalar bulmuşuz, gruplaşmışız... Kılımızı kıpırdatmadan dava arkadaşı bile olmuşuz... Sanırsam, rumuzlarımızı gerçeğinden çok benimsemişiz...:) Delilik bu ya hayata taşımaya karar vermişiz sanal dostlukları... Deşifre olmayı göze almışız... Deli komünistlikten sevimli gevezeye yatay geçiş yapmış kimilerimiz, kimimiz bilge kadınken, tahakküm manyağına dönüşmüş... İşin kötüsü nette ki pervasızlığımızla sırlar vermiş, sırlar yüklenmişiz... Herhalde arkadaşlık ete kemiğe bürününce sanal olmaktan çıkar sanmışız... En ufak tökezleme de çarşafa dolanmışız sonra... Belki gerçek hayata karşı bağışıklığımızı yitirdiğimizden, belki de internet başında paslandığımızdan hazırlıksız yakalanmışız ihanetlere, kaprislere, kumpaslara... İnternette olmadığımız, gerçek hayatı bir tıkta yok edemeyeceğimiz kafamıza dank ettiğinde ise kendi kırıklığımızdan zevk almayı öğrenmişiz... Çocukluğumuzdan bu yana ihanet ettiğimiz arkadaşlık kavramı sonunda intikamını almış bizlerden...Arkadaş olmayı bilmeyen, beceremeyen, kaldıramayan ucubeler yaratmış ekran karşısında ki hayat kaçkınlarından... Şimdi " Aptallar Erken Ölür"(Mario Puzo) sendromu yaşıyoruz birçoğumuz... Aptal durumuna düşmemek için bir daha, bütün gayretimizle saklanıyoruz hayattan... Zaman zaman o meşhur söz düşüyor aklımıza "Kaçabilirsin ama asla saklanamazsın"... Arkadaşlığın 30 senelik evrimine bakıyorum da, bizden sonrakiler için çok üzülüyorum...Neyse ki İpodları, Laptopları ve cep telefonları var... Kim ister ki daha fazla arkadaşı...
0 yorum:
Yorum Gönder